top of page

30 Ağustos – Zafer Bayramı

Sakarya Muharebesi’nin kazanılması ile Türk’ün Viyana yenilgisi ile başlayan geri çekilme süreci Orta Anadolu bozkırında durdurulmuş, ancak Yunan ordusu tamamen yok edilememiştir. Yunan ordusu ise, yenilmiş olmakla birlikte Anadolu’da tutunabilmek, nihai hedeflerine ulaşabilmek için yoğun hazırlıklara girişmiş, sağladığı destekle insan ve silah kaynaklarını artırmaya başlamıştır. Düşman Sakarya Muharebesi’nden sonra Eskişehir-Afyon genel hattına kadar çekilip burada yerleştikten sonra, her an yeni bir muharebeye başlaması umulmaktaydı.


Sakarya Muharebesi’nin kazanılmasından hemen sonra yeni bir taarruzla Yunanları bu topraklardan atmak için hazırlıklara başlanıldı. Türk ordusunun baskısı altında Eskişehir-Afyon hattına çekilen Yunan ordusu, yeni mevzilerine yerleştikten sonra Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa’ya Yunan ordusuna yapılacak taarruz için gerekli planın yapılmasını emretti. Cephe komutanının hazırlayıp 10 Ekim 1921’de Başkomutanlığa ve Genelkurmay Başkanlığı’na teklif ettiği taarruz planının adı “Sad Harekâtı” idi. Böylece, harekâtın ekseni üzerinde bulunan “Sandıklı” nın Osmanlı alfabesindeki yazılışında ilk harfi olan “Sad” taarruz hareketini izlemek için planın adı olarak seçildi. Bu doğrultuda taarruz planları hazırlandı (Sad Planı). Hatta planın gizliliğini korumak amacıyla her türlü yazışmalarda sadece sad harfinin konulması kararlaştırıldı. Ancak ordu istenen seviyeye belirlenen sürede gelemeyince plan ertelendi. Düşmana son darbeyi vurup yurttan atılması ve bunun siyasi, iktisadi ve askeri hazırlıklarının yapılması kısa sürede gerçekleşecek bir durum değildi. Bunun üzerine hazırlıkların geniş çaplı olmasına, toplumun tüm kesimlerinin düşünce ve eylem birliğinin sağlanmasına önem verildi. Mustafa Kemal Paşa yaklaşık bir yıl süren bu hazırlık döneminde 3 unsurun savaşa her yönüyle hazırlanması için uğraştı: Millet, Meclis ve Ordu. Paşa bu tür durumlarda İç Cephe’nin sağlam olması gereği üzerinde dururken şöyle diyordu: “Temel olan ‘İç Cephedir’. Bu cephe bütün ülkenin, bütün ulusun meydana getirdiği cephedir. ‘Görünürdeki Cephe’ doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir; ama bu durum hiçbir zaman bir ülkeyi, bir ulusu yok edemez. Önemli olan ülkeyi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir.” Paşa, bu sözleri meclisteki bazı muhalif milletvekillerinin karşıt ve karamsar tutumları dolayısıyla söylemekteydi. Mecliste bazı milletvekilleri, ordunun Sakarya Savaşı’ndan beri kıpırdayamadığını belirtiyor, bir kısmı da bu sözleri alkışlıyordu.


Sakarya Muharebesi kazanılmakla beraber, Yunan ordusu tam olarak yok edilememişti. Anavatanı düşmandan kurtarmak amacında olan Ankara Hükümeti, giriştiği ve girişeceği harekâtta, eksiklikleri giderilmiş, en azından düşmanın imkânlarına yaklaşmış bir orduya sahip olmalıydı. Daha önceki muharebelerde büyük kayıplar veren, silah, araç ve gereçler yönünden eksik olan ordu, bu eksikliklerini tamamlamalıydı. Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra girişilen takip harekâtının ve muharebenin durduğu 10 Ekim 1921’den 31 Temmuz1922 Ağustosuna kadar geçen 10 aylık sürede (Büyük Taarruz Hazırlık Dönemi) kurslar, talimler, tatbikat ve manevralarla subaylar hem kendilerini hem de askerlerini taarruza hazırladı.


İlk aşamada Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Batı Cephesinde bulunan ordular, Batı Cephesi emrinde olmak üzere iki ordu halinde tertip edildi. II. Ordunun kumandanlığına Mirliva Yakup Şevki Paşa atandı. Birinci Ordu Komutanı da Ali İhsan Paşa’ydı. Daha sonra yaşanan sıkıntılar nedeniyle Ali İhsan Paşa görevden alınarak yerine Nurettin Paşa atanacaktı. Aynı emirde İkinci Ordu’nun karargâhının Batı Cephesi komutanlığınca Müdafaai Milliye Vekâleti (Millî Savunma Bakanlığı) ile görüşülerek belirleneceği de belirtilmişti. Batı Cephesi Komutanlığı 30 Kasım 1921’de karargâhları şöyle belirledi: I. Ordu karargâhı Çay'da, II. Ordu karargâhı Bolvadin'de oluşturulacak, III Kolordu karargâhı Sivrihisar'da, Kocaeli Grubu Karargâhı Geyve’de kalacaklardı.


Orduların savaşa hazırlanması devam ederken en önemli sorun silah ve mühimmattı. Tekâlifi Milliye emirleri gereğince toplanan erzak ve silaha ilaveten, bazıları başarılı olamasa da tam bir kahramanlık hikâyesi olan itilaf depolarından silah kaçırmalar, işliklerde tamir edilenler, İtalyan- Fransızlardan yapılan destek ve satın almalar ve Rusya’dan gelenler ile silah ve cephane eksikliği çok çeşitliliğe rağmen giderilmeye çalışıldı. Örneğin Yavuz Zırhlısından sökülen 88 milimetrelik iki top trenle Arifiye’ye kaçırılmış, oradan da Samsun’a götürülmüştü. Özellikle Karadeniz yolu ile gelecek askeri teçhizatların Anadolu içlerine ulaşabilmesi için “Samsun-Çorum- Yahşiyan” yolunun Rus mühendisliği ve Türk amele taburlarının desteği ile yapılmasına girişildi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 13 Eylül tarihinde, “14-15 Eylül gece yarısından itibaren bütün yurtta Genel Seferberlik ilan edildiğini bakanlıklara ve Genelkurmay Başkanlığı’na bildirdi.”


1922 yılı ile birlikte Mustafa Kemal Paşa, bütün enerjisini, orduya, onun donatımına, teşkilatlandırılmasına, Yunanları yenmeye, ulusal harekete karşı ülkenin çeşitli yerlerinde çıkan isyanları bastırmaya yöneltti.


Asker alma teşkilatında değişiklik yapılarak, ikmal işleri düzene konulmaya çalışıldı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 16 Şubat 1922’de, 1901doğumluların hemen muayenelerinin yapılarak askere alınmasını emretti “Seferberlik” sonunda, o anda silahaltında bulunanların sevk zamanı gelmiş olmasına rağmen birliğine katılmayanlar (Bakaya) ve 1315(1899), 1316(1900), 1317(1901) doğumluların hemen askere alınması ile tamamlandı. Bunlar, Yozgat, Kastamonu, Bolu, Kayseri, Niğde, Kırşehir, Aksaray, Karaman, Kadınhan mıntıkalarındaki Depo Alaylarında eğitime başladı. Daha sonraki süreçte bu yeni gruplara, küçük manevralar ve uygulamalar yaptırılarak bir taarruz savaşı için hazır hale getirilmeye çalışıldı ve Batı Cephesi’ne gönderildi.


Yunan tarafında ise siyasi, dış politika ve askeri, anlamda yeni destekler arama çabaları vardı. Sakarya’dan sonra Yunan Başbakanı Gunaris, yaklaşmakta olan barış sürecinde sağlam durabilmek, işgal ettiği yerleri koruyabilmek ve yapılabildiği kadar işgal alanlarını genişletebilmek için başta İngiltere olmak üzere, İtilaf Devletlerinin para, silah ve siyasi desteğini sağlamaya çalışmaktaydı. Gunaris ilk önce kendi kamuoyunda gücünü artırmaya çalıştı. Sakarya Savaşı’nı Yunan tarafı adına bir zafer olarak sundu. Yunan ordusu artık Anadolu’da 80.700 km² toprağa ve üç milyon nüfusa egemendi. Bu alan üç Doğu Trakya’ya eşitti. Gunaris, bu yöntemle meclisten güvenoyu aldı. Birinci sıkıntı halledilmişti. Şimdi Avrupa’dan askeri ve parasal yardım sağlanması gerekiyordu. Bu nedenle Başbakan Gunaris, Dışişleri Bakanı Baltacis ve Heyetiyle birlikte Paris’e gitti. Durumdan haberdar olan TBMM Hükümeti ve onun Başkomutanı, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey başkanlığında oluşturulan bir heyeti Roma, Paris ve Londra’ya gönderdi. Ancak, Yunan Heyeti Avrupa’da iki ay kalmasına rağmen herhangi bir sonuç elde edemedi. Ne askeri teçhizat ne de parasal yardım alınabildi. Paris’ten sonra Roma’ya, oradan da müttefikler arası konferans için Ocak 1922’de Cannes’a geçildi. Buradaki toplantıdan da Yunanlara İtilaf Devletleri’nin izni olmadan herhangi bir harekete geçilmemesi uyarısı verildi. Sıra askeri durumun tespiti ve yapılması gerekenlere gelmişti. 5 Şubat 1922 Başbakan Gunaris, Başkomutan Papulas’tan ordunun genel durumu hakkında rapor istedi. Üç gün sonra gelen raporda, askerin moral gücünün iyi olduğu ama Türklerin sayısal anlamda üstünlüğe ulaştıklarını, maddi destek ve savaş malzemesine acil olarak ihtiyaçları olduğunu bildirdi.


Türk tarafında ise, Genel Taarruz için hazırlıklar çok yönlü sürdürülmekteydi. İlan edilen Genel Seferberlik ile sayısı çoğaltılan askerlerin eğitimi de her türlü savaş oyunlarına göre yaparak-yaşayarak öğretilmekteydi. Subay ihtiyacı, İstanbul’dan çeşitli yollarla Anadolu’ya gelenlerle, Ankara Talimgâhı’ndan yetişenlerden ve köylerinde, kasabalarında oturan savaş görmüş, tecrübeli yedek subaylarla giderilmeye çalışılmaktaydı. Böylece asker sayısı Yunan ordusu düzeyine getirilme çabaları devam ederken, bir yandan da birlik kaydırmaları ile silah ve cephane yığınağı yapılmaktaydı. Güney cephesinde Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması, Doğu Cephesinde Sovyet Rusya ile yapılan Moskova ve Kars Antlaşmaları ile bu bölgedeki kuvvetlerin büyük bir kısmı ile Kocaeli bölgesinde bulunan 16. ve 17. Tümenler Batı Cephesi’ne kaydırıldı. İstiklal Harbi’nin başından beri Batı Cephesi’nde ilk defa 8 658 subay, 199.283 er bir araya getirilebildi. Batı Cephesi Komutanı Birinci Dünya Savaşı’ndaki tecrübeleri gereği özellikle top sayısını artırmaya çalışmaktaydı. Hatta Kars Kalesi’ndeki büyük çaplı ağır toplar, modelleri eski olmakla birlikte öküzlerle aylar süren çabalarla cepheye taşınmaya çalışıldı. Fakat kamaları alındığı için çelik bir borudan başka bir işe yaramaz hale gelmiş Türk topları, Türk ustası ve işçisinin eliyle yeniden işler hale getirildi. Eskişehir Cer Atelyesi’ndeki ustalar ve arkadaşları en ilkel aletleri kullanarak top kaması yapmayı başardı. Çapları toplara uymayan mermiler de yine Cer Atelyesi’nde, takım tezgâhlarında içleri boşaltılmadan inceltilerek uygun hale getirildi.


Uluslararası arenada ise özellikle TBMM’nin Rusya ve Fransa ile yaptığı anlaşmalar, İtilaf bloğunda yeni çatlaklar oluşturdu. Bu dış konjonktür ile birlikte, asker sayısı, teçhizat ve mühimmat açısından da Yunanlarla aynı seviyeye gelindiğinde ilk defa savaşın ibresi Türklerin lehine dönmeye başladı. Yunanistan’ın iç ve dış siyasi durumu ise giderek bozulmaktaydı. Durumun farkında olan müttefik Dışişleri bakanları Paris’te toplanıp, Yunanistan ve Türkiye’ye 22 Mart 1922’de bir “Ateşkes Planı” sundu. Üç müttefik devletin Türklere ve Yunanlara yaptıkları Mütareke teklifinin bir sureti, özel bir şekilde Paris’te bulunan Yusuf Kemal Bey’e de verildi. Heyet, yapılan Mütareke teklifinin kabul olunmayacağı düşüncesiyle kendisini cevap vermeye yetkili görmeyerek, Ankara’ya hareket etti.


Mustafa Kemal Paşa, bu süreçte, yapılan hazırlıkları incelemek ve orduları teftiş etmek için cephedeydi. Bakanlar Kurulu ise Ateşkes teklifine verilecek cevabın nasıl yazılacağı konusunda anlaşamıyordu. Paşa’ya görüşü soruldu. Verilecek cevabı belirlemek üzere Bakanlar Kurulu’nun ilk defa Ankara dışında 24-25 Mart’ta Sivrihisar’da toplanmasına karar verildi. Ancak daha ateşkese cevap verilmeden Paris’te toplanan Dışişleri Bakanları Konferansı’ndan 26 Mart 1922’de ikinci bir nota daha geldi. Bu barış teklifi, Sevr Antlaşması’nın biraz yumuşatılmış haliydi. TBMM Hükümeti ise verilecek cevap ile ilgili olarak toplanmaya çalışıyordu. Nitekim Rauf Bey, Fethi Bey, Kazım Bey ve Rıza Nur Bey Sivrihisar’a geldi. İsmet Paşa, Fevzi Paşa da orada Mustafa Kemal Paşa ile bulunuyorlardı. Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’de 2 Nisan’da Avrupa’dan Ankara’ya dönmüştü. Her iki notaya verilecek cevabi nota hazırlanıp, TBMM’de okunarak kabul edildi ve Yusuf Kemal Bey tarafından imzalanarak İtilaf Devletlerine 5 Nisan’da tebliğ edildi. İtilaf Devletleri 15 Nisan 1922 tarihli cevapları ile Türkiye’nin teklifini reddetti. Böylece 22 Mart’tan 22 Nisan’a kadar süren bir aylık temaslar hiçbir sonuca ulaşmadan kapanmış oldu.


Görünen o ki politik yollardan yürüyerek Türkiye meselesini halletmek olanaklı değildi. Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşun kesin bir zafere bağlı olduğunu biliyordu. Savaşa hazırlık için atılacak her adım için de paraya gereksinim vardı. Fakat Trakya’dan, İstanbul Bölgesinden ve İzmit-Eskişehir-Kütahya-Afyonkarahisar çizgisinin batısında kalan geniş bölgeden asker ve vergi alınamıyordu. Bütün yük Anadolu’nun fakir kısmına ve yaklaşık 7.000.000 insana düşüyordu.


1922 ilkbaharına gelindiğinde, TBMM’de, birçok milletvekili bir an önce taarruza geçilmesini istiyordu. Onlara göre mademki barış reddedilmişti ve son söz silahlara bırakılmıştı, o halde bir an önce silahlar konuşmalıydı. Derhal taarruza geçilmesini isteyenlere cevap vermek üzere kürsüye çıkan Mustafa Kemal Paşa: “Taarruza geçilmesi için önce askeri hazırlığı ikmal etmek lazımdır. Askeri hazırlığın ikmali içinde 15.000.000 lira lazımdır” demişti. Oysa o dönemde memur ve subay maaşları bile gecikmeli ödenmekteydi. Böyle bir durumda bu kadar paranın bulunması imkânsızdı. Bir çare olmak üzere, ordu mevcudunun azaltılmasını ileri sürenler bile oldu. Yeniden kürsüye gelen Başkomutan, “… Para vardır veya yoktur. Muvaffak olmamız için ordu vardır ve olacaktır” dedi. Paşa’nın bu yaklaşımı üzerine ülkede gelir artırıcı birtakım tedbirlere başvurularak, on gün içinde on kanun çıkarıldı. Bu kanunlarla belli malların üzerindeki vergi yükü artırıldı.


Ancak TBMM’ deki muhalifler böyle bir zafere şüpheli gözlerle bakıyorlardı. Özellikle Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan ayrılmış ve Meclis dışındaki muhaliflerle birleşerek “İkinci Grubu” kurmuş olan muhalifler giderek tehlikeli bir hal almaya başlamışlardı. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın rahatsızlığı nedeniyle Meclis’te olmadığı bir ortamda Başkomutanlık Kanunu’nun yeniden uzatılması tartışıldı. 72 Milletvekili, ilgili Başkomutanlık kanunun ikinci maddesinin, Meclisin yetkilerini sınırlandırdığından kaldırılmasını istedi. 73 kabul, 91 ret ve 12 çekimser oyla bu öneri reddedildi. Ancak tartışmalar devam ettiğinden Başkomutanlık Kanunu ’da uzatılmadı. Bu durum üzerine Genelkurmay Başkanı ve Bakanlar Kurulu istifa etmeye kalktı. Mustafa Kemal Paşa, ordunun komutansız kalmaması, ülkenin genel durumunda bir bunalıma yol açmaması için istifa etmemelerini istedi. Kendisi de Başkomutanlık görevini sürdürmeye devam etti ve durumu da Bakanlar Kurulu’na bildirdi.


Mustafa Kemal Paşa, aynı gün Meclis’teki tüm tutanakları getirterek bütün konuşmaları tek tek okuyarak gerekli cevapları hazırladı. 6 Mayıs 1922’de gizli celse olarak toplanan Mecliste temel konu Paşa’nın Başkomutanlık Kanunu hakkındaki açıklamaları ve bir önceki toplantıda ileri sürülen görüşlere verdiği cevaplardı. Toplantının gizli olmasına bile itirazlar vardı. Meclisteki muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felaketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına da hız vermişlerdi. Oysa ordu da taarruz hazırlıklarını bir program içerisinde sürdürmekteydi. Yapılan bu askeri hazırlıkların en küçük bilgisinin bile sızmaması gerekmekteydi. TBMM’de açık toplantılarda aşırıya kaçılmamak üzere ordunun eksikliklerinin olduğuna dair konuların dile getirilmesine de göz yumulmaktaydı. Belki de bu bir “Kontrollü Bilgi Sızdırılması” idi. Mustafa Kemal Paşa’da bu durumu Nutuk’ta, “ …. Bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı” şeklinde açıklamaktaydı. Çünkü taarruz kararının açıklanmasına kadar, hazırlıklar genelde olası bir Yunan saldırısına karşı önlem olarak nitelendirilmekteydi.


Yunan tarafında ise Anadolu’da özerk bir Hellen Devleti (İyonya) kurmak isteyen İstanbul merkezli Anadolu’yu Savunma Örgütü (Mikrasiatiki Amina) kuruldu. İçlerinde subaylar, memurlar, serbest meslek mensupları vardı. Türk tarafının özellikle Tekalif-i Milliye Emirleri sonrasındaki hazırlıklarını gördükleri için, Savunma Örgütü ’de 18-50 yaş arasındaki Anadolu Rumlarının Yunan ordusuna katılmasını, servetlerinin beşte birini vermelerini, kimi cemaat, banka, tüccar, kilise varlıklarının satılmasını düşündü. Bu organizasyonda başı Yunanların İzmir’e çıkışında onları kutsayan Rum Metropoliti Hrisostomos vardı. Patrik Meletios’da onu destekliyordu. Venizelos da bu çabaların siyaset dışı kalmasını, özerklik isteyen Anadolu Rumlarının bir hareketi olarak sürdürülmesini istemekteydi. Bu arada Yunan ordusunda da oldukça radikal bir değişim oldu. Çatalca Hattından İstanbul’a yürüyerek burayı Yunanistan adına tamamen işgal etmek isteyen Trakya Ordusu komutanı Hacıanestis 5 Haziran 1922’de Başkomutan oldu. Hacıanesti Trakya’da görevdeyken, buradaki kuvvetlerin çetecilerle mücadele için yetersiz olduğunu vurguluyordu. Onun için başkomutanlığı kabul ederken Trakya komutanlığının da elinde olmasını ve Trakya kuvvetlerinin Anadolu’dan kaydırılacak birliklerle takviye edilmesini hükümetine kabul ettirmişti. Bu durum Türk tarafınca da haber alınarak doğruluğunun saptanmasına çalışıldı.


İstanbul’daki Yüksek Komiserler, şehre yönelen Yunan tehdidini tartışırlarken TBMM’de bu durumdan haberdar olan Erzurum Mebusu Durak Bey, Hükümete cevaplaması için soru önergesi verdi. Mustafa Kemal Paşa ise tüm bu kaosun içerisinde taarruz ile ilgili son hazırlıkları yapmaktaydı. Ordu bu sırada ihtiyaçlarını ve eksikliklerini tamamlamak üzereydi. Ancak bu eksikliklerin tamamlanması, her şeyden önce yeteri kadar para bulunmasına bağlı idi. Bu süreçte üç önemli mali kanun daha çıkarıldı. Bunlar: 6 Mayıs, 3 Temmuz, 21 Ağustos tarihli Avans Kanunlarıydı. Orduya harcanmak üzere Müdafaa-i Milliye Vekâleti’ne Birinci Avans Kanunu ile 10 milyon, İkinci Avans Kanunu ile 7 milyon, Üçüncü Avans Kanunu ile 5 milyon ödenek verildi. Böylece Anadolu’nun bütün maddi ve mali kaynakları son kuruşuna kadar kullanıldı. Paşa, daha 16 Haziran1922 başında taarruza karar vermişti. Ancak bu karardan sadece Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa (Özalp) haberdardı. Fakat bunu kimseye açıklamadan gerekli hazırlıkları sürdürdü. 15 Haziran 1922’de Adapazarı ve İzmit’e yapacağı gezi için Fevzi ve Kazım Paşaları da yanına alarak Ankara’dan ayrıldı. Amacı Kocaeli Grubunu denetlemek, Annesi Zübeyde Hanım’la buluşmak ve İzmit’te Claude Farrere ile görüşmekti. Mustafa Kemal Paşa, görüşme şerefine burada halka yaptığı konuşmada, “… Efendiler! Türkiye Halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı hayati bir gereklilik kabul etmiş bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet bağımsızlık olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır…” sözleriyle tam bağımsızlıktan ödün verilmeyeceği kararlılığını da yineledi


Mustafa Kemal Paşa denetim ve görüşmeler sonrasında, Sarıköy istasyonuna geldi. İsmet Paşa’nın da oraya gelmesiyle, vagonda yapılan uzun görüşmeler sonucunda Ağustos sonlarında geciktirilmeden genel taarruzun yapılabileceğine karar verildi. Taarruz, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın derin ilme, bilgiye ve deneyimlerine dayanarak hazırladığı plan içinde olacaktı. Bu plan düşman ordusunu kaçırmak için değil, boğmak esasını içeren bir plandı. Düşünülen, orduların ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi yapmaktı.


Plan ve taarruz tarihi o kadar gizli tutuluyordu ki, cepheyi son defa teftiş etmek ve hazırlıkların tam olup olmadığını anlamak isteyen Mustafa Kemal Paşa, bu teftişini bile saklamak gereği duydu. O günlerde Konya’ya kadar gelerek kendisini görmek isteyen İngiliz Generali Townshend’le görüşmek için Ankara’dan bir iki gün ayrılacağını hükümete bildirdi. Yazının tarihi 24 Temmuz olmakla birlikte, Paşa, 23 Temmuz’da Ankara’dan ayrılarak aynı günün akşamı Batı Cephesi Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gitti. Savaş planları görüşülürken, Genelkurmay Başkanı’nda katılımı uygun bulundu. 24 Temmuz’da Konya’ya giden ve Townshend’le görüşen Mustafa Kemal Paşa, 27 Temmuz’da tekrar Akşehir’e döndü. Bu süreçte Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’da Akşehir’e gelmişti. 27-28 Temmuz gecesi, Mustafa Kemal, İsmet ve Fevzi Paşalar yaptıkları görüşmeler sonunda, tespit edilen plan gereğince taarruz etmek üzere 15 Ağustos’a kadar, hazırlıkların tamamlanması kararlaştırıldı.


28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yapılacak olan bir futbol maçı bahane edilerek, ordu ve kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi, saldırının nasıl yapılacağı ve ayrıntıları görüşüldü. Müdafaa-i Milliye Vekili ’de cepheye çağrıldı. Ankara’dan Konya’ya geçerken ordunun beslenme yolları üzerinde incelemeler yapıldı ve bu konuda Müdafaa-i Milliye Vekâlet’ine düşen görevler saptandı. 1 Ağustos 1922 Genelkurmay Birinci Başkanlığına Batı Cephesi Erkanı Harbiye Reisi Asım Bey tarafından çekilen “İstihzarat Muhtırası” (Hazırlama-hazır edilme) nda; taarruza hazırlık için yapılması gerekenler belirtildi. Aynı tarihte Batı Cephesi Sıhhiye Reisi’de taarruzi bir muharebe esnasında sıhhiye hizmetlerinin nasıl devam edeceğini hastanelerin nerelerde konuşlanacağı, yaralıların nereye sevk edileceğini Müdafaai Milliye Vekâleti Sıhhiye Dairesi Başkanlığına bildirdi. Her türlü hazırlığın tamamlanması üzerine, Batı Cephesi Komutanı 6 Ağustos 1922’de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı ’da Ankara’ya döndü. Ayrıca, taarruz bölgelerinde orduların toplanma hareketlerinin Yunanlar tarafından anlaşılmaması için alınacak önlemler de ilgili komutanlıklara ayrıntılı olarak bildirildi.


Ağustos 1922 başından itibaren Konya’daki Batı Menzil Müfettişliğince, Batı Cephesi birlikleri için Çay’a gönderilen erzaklar depolarda biriktirilmeye başlandı. İnsan ve hayvanların aç kalmaması için zorunlu olarak Menzil ’den gönderilen erzakın bir kısmı tüketilmek zorunda kalınıyordu. Hayvanlara arpa tedarikinde de zorlanılıyordu. Bu nedenle önem kazanan arpa depolaması için Bakanlar Kurulu 13 Ağustos 1922’de “Mecburi Satın Alma” kararını yayınladı. Maliye Bakanlığı da, Batı Cephesi Komutanlığı emrine 300 000 Lira gönderdi. Ordunun ihtiyaçları için Adana ve Konya bölgelerinden de demiryolu ile günde 85 ton ekmeklik, 27,5 ton yemeklik, 93 ton yemlik olarak 205.5 ton yiyecek maddesi gönderilmekteydi. Buna rağmen, taarruzdan bir gün önce, I. Ordu’da 5 012 ve II. Ordu’da 1 777 ton yiyecek bulunması gerekirken, Birinci Ordu için 1 655, 2. Ordu için 655 ton yiyecek depo edilebilmişti. Bu suretle I. Ordu’nun 3 357, II. Ordu’nun 1 122 ton yiyecek eksiği vardı. Temmuz ve Ağustos ayları içerisinde erlerin günlük kalorisi 2900-4000 idi. Ağustos ayının ilk zamanlarından itibaren sebze tedarikinde de sıkıntılar yaşanmaktaydı. Birliklerin sebze ihtiyaçları Adana’dan sağlanmaya çalışılıyordu. Hayvanlar için çayırlardan istifade edilmekteydi. Bu hayvanların çayırlarda olanlarına yarı istihkak, faal hizmette olanlara tam istihkak yediriliyordu. Ancak bu süreçte en büyük sorun Sığır Vebasıydı. Bu salgından dolayı ulaşımda aksamalar yaşanmaktaydı.


Bir başka önemli hazırlık ise haberleşmede yapılmaktaydı. Savaş sürecinde en önemli konulardan biri de komutanlık karargâhı ile birliklerin haberleşmeleriydi. Olanaklar çerçevesinde bu konuda da hazırlıklar yapılmaktaydı. Muhabere kadrosu genişletilmeye çalışıldı. Kolordularda kurslar açılarak muhabere erleri yetiştirilmeye çalışıldı. Telefon hatları için ormanlık bölgelerden 3 300 direk sağlandı. Bunlardan 1 500’ü Çay’a depo edildi. I. Ordu’ya 1 000, II. Ordu’ya 800 direk verildi. Adana, Konya Telgraf Müdürlükleri’nden 310 km çıplak tel alındı. Bu tellerden 120 km’si I. Ordu’ya, 75 km’si İkinci Ordu’ya verildi. 115 km tel de cephe emrinde bırakıldı. Yapılması planlanan taarruz harekâtı için Cephe Muhabere Bölüğü tarafından, Çay’dan Kocatepe’ye iki telefon hattı (90 km), Şuhut’tan Kocatepe’ye iki telefon, bir telgraf hattı(57 km), Şuhut’tan Sandıklı’ya bir telefon hattı(15 km) yapıldı. Taarruz gecesine kadar tümenlere ve tümenlerden de ilerdeki alaylara uzatılan hatlarla telefon irtibatı kuruldu. Ayrıca, ordu ve kolordular arasında telsiz irtibatı da yapılmaktaydı. Tüm bu hazırlıklara rağmen, dinleme yapılmaması, bilgi sızdırılmaması için 18 Ağustos 1922’den itibaren harekât başlayıncaya kadar, yeni açılan telsiz istasyonlarının telsiz susmasına tabi tutulmaları emredildi.


Hazırlıklar o derece gizli tutulmaktaydı ki Mustafa Kemal Paşa, taarruz emrini verdiğini o saate kadar Bakanlar Kurulu’na bile açıklamamıştı. Artık cepheye gitmeden önce, durumu öncelikle Bakanlar Kurulu’na sonra da Meclise açıklaması gerekiyordu. Mustafa Kemal Paşa, bu Meclise hazırlıkları ve taarruza geçileceğini anlatacaktı. Onlara yakında yapacağı taarruz ile altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğine dair inancını paylaşarak aydınlatmak ve olumsuz düşünceleri yatıştırmak istemekteydi.


13 Ağustos 1922’de Genelkurmay Karargâhı Ankara’dan cepheye hareket ederek, 16 Ağustos’ta Akşehir’e vardı ve göreve başladı. Genelkurmay Başkanı I. Ordu cephesinin sol yanından başlayarak bütün cepheyi dolaştı.


Yunanlar, taarruz söylentilerini işitiyorlar, ancak yeterince hazırlanıldığına ihtimal vermediklerinden buna inanmıyorlardı. Çünkü cephede tertibat gayet gizli ve sessiz olarak yapılmaktaydı. Türk istihbaratı ve uçakları da boş durmuyor, karşı tarafın konum ve durumları hakkında bilgi toplamaya devam ediyordu.


17 Ağustos’ta TBMM Başkanlığını İkinci Başkan Adnan Bey’e devreden Başkomutan, gece otomobille Tuz Çölü (Şereflikoçhisar) üzerinden Konya’ya hareket etti. Bu durumu yakınındaki birkaç kişi dışında herkesten gizledi. Başkomutan, Konya’ya hareketini orada kimseye bildirmediği gibi, Konya’ya ulaştığında da telgrafhaneyi kontrol altına alarak orada olduğunun kimse tarafından başka yerlere bildirilmemesini sağladı. Aynı tarihlerde Avrupa’da olan Fethi Bey, Lord Curzon’un kendisiyle görüşmek istemediğini tellemişti. Taarruzun tam vaktiydi.


Uluslararası alanda ilginç bir gelişme ise, bir Yunan zaferinden hala umudunu kesmeyen ve bu tarihe kadar Fransızların 7 ayrı notasını reddeden İngilizlerin, barış konferansının Venedik’te toplanmasını, Ankara ve İstanbul temsilcileriyle, İstanbul Yüksek Komiserinin katılmasını içeren olumlu bir yanıt vermesiydi. Barış Konferansı’na aylardır engel çıkaran İngiltere’nin bu tarihteki olumlu yaklaşımının sebebi neydi? Acaba İngiltere Türklerin taarruz edeceği istihbaratını mı almıştı? Gerçek şu ki farklı kaynaklardan Türklerin taarruz edeceği haberi alınmıştı. Ancak ne zaman taarruz edileceği ve bu zamana kadar savunmada kalmış Türk ordusunun savaş gücünün ne olduğu bilinmiyordu.


Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve onun kurmay heyeti bilgi sızması olasılığı ve Yunan istihbarat uçaklarını yanıltmak içinde bazı birlikleri gündüz Doğu’ya doğru çekerken, gece cepheye doğru yaklaştırmaktaydı. Ayrıca, Yunanları aldatmak ve onları şaşırtmak için, en çok alay düzeyindeki birliklerle farklı bölgelerde baskınlar yapmaktaydı. Amaca ulaşıldığını gören Batı Cephesi Komutanı bu tür baskınlara devam edilmesini istedi.


Ağustos’un 20. günü Hâkimiyeti Milliye gazetesinin ilk sayfasına şöyle bir ilan verildi: “Gazi Paşa Hazretleri Ağustos’un 21. Günü köşklerinde ricali siyasiyeye bir çay ziyafeti verecekler”. Bu tamamen yanıltıcı bir ilandı. Mustafa Kemal Paşa, otomobille Ankara’dan ayrılmış ve cepheye çoktan ulaşmıştı. Kuşkusuz trenle hareket etmesi halinde bunun gizlenme olasılığı zordu. Çünkü daha 15 gün önce tüm komutanlarla birlikte cepheden dönmüştü. Yapılan hazırlıkların sızdırılmaması için böyle bir tedbirin alınması zorunluydu. İçeride ve dışarı da taarruz söylentileri vardı. Gerçi komutanlar da bunu gizlemiyor, sadece zamanının açıklanması sakıncalı görülüyordu.


Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, aynı gün (20 Ağustos 1922), Konya’dan hareket eden bir trenle öğleden sonra saat 16.00’da Akşehir’de Batı Cephesi Karargâhındaydı. Batı Cephesi (İsmet Paşa), Birinci (Nurettin Paşa) ve İkinci Ordu Komutanlarına (Yakup Şevki Paşa), taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için emir verdi. Taarruz öncesi tespit edilen eksikliklerin en hızlı bir şekilde giderilmesine çalışıldı. Bu amaçla, 21 Ağustos 1922’de Başkomutan Maliye ve Müdafaai Milliye Vekaleti’ne gönderdiği bir şifre yazı ile ihtiyat erzak bedeline karşılık Batı Cephesi’ne 200.000 lira daha gönderilmesini ve bunun çıkarıldığının bildirilmesini istedi.


Komutanlar hemen harekete geçti. Alt birliklerine aynı tarihte (21 Ağustos 1922)’de gönderdikleri şifrelerde taarruzun 26 Ağustos sabahı yapılacağını ve her türlü hazırlığın 25 Ağustos akşamına kadar bitirilmesi gerektiği bildirildi. Taarruz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu. Bu nedenle bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Böylece keşif uçuşu yapan düşman uçakları onları göremeyecekti. Bir yerde yol yapılacağı zaman, düşmanı aldatmak için, gereksiz yerlerde de aynı şekilde yapıma girişiliyordu. Bu arada Eskişehir önünde sadece küçük bir kuvvet kalmış olduğu halde, sanki bir sürü tümenden kurulu bir yığınak varmış gibi, geceleyin ateşler yakılıyor ve gündüz olunca bunları takviyeye yeni birlikler gönderiliyor algısı yaratmak için yollarda toz kaldırılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, böylece stratejik sürprizin tam olması için çalışmaktaydı. Son yığınak bölgesine yaklaşıldıkça gerek uçaklara karşı gerekse düşmanın dikkatini çekmemek için tüm askerlerin ve hatta nakliye hayvanlarının ağaç ve fundalıklarla gizlenmiş(kamufle) olması, gündüz asker yemeklerinin duman çıkarmayacak malzeme ile yapılması, hatta keşif için gelen uçaklara da ateş açılmaması emredildi.


Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 24-25 Ağustos gecesi Büyük Millet Meclisi Muhafız Taburunu da Ankara’dan hareketle I. Ordu emrinde olmak üzere cepheye sürdü.


Yunanlarda taarruz söylentilerini duyuyorlar, fakat yeteri kadar hazırlanıldığına ihtimal vermediklerinden, buna inanmıyorlardı. Yunan Başkomutanı Hacı Anesti’nin karargâhı İzmir’de, cephede ise General Trikupis vardı.



Tarafların kuvvet durumları şöyleydi:

 

Subay

Er

Tüfek

Hafif Mak.

Ağır Mak.

Top

Kılıç

Uçak

Kamyon

Oto ve Ambulans

Türk

8.658

199.283

100.352

2.025

839

323

5.282

10

198

33

Yunan

6.418

218.205

90.000

3.139

128

450

1.280

50

4.036

1.776



Türk kuvvetlerinin detayı, konuşlanması ve stratejisi şöyleydi:


Batı Cephesi I. Ordu ve II. Ordu olmak üzere iki orduya ayrılmış olup, 2. Ordu Sivrihisar-Bolvadin hattı batısında ve 11 Fırka’dan oluşmaktaydı. Temel hedef, düşmanın sağ tarafına indirilecek kesin bir darbe ile imha etmek idi. Bunun için Birinci Ordu, İkinci ve Dördüncü Kolordularla takviye olundu.


III. ve VI. Kolordularla bir Süvari Fırkasından ibaret kalan İkinci Ordu’nun görevi ise, karşısındaki Yunanların 3. ve II. Kolordularıyla, I. Kolordu’nun Afyon Doğusundaki iki fırkasını yerinde tutmaktı.


I. Ordu ise, Yunanların Birinci Kolordusunu Güneyden ve Batıdan kuşatacak şekilde taarruz edecekti. Ormanlarla kaplı ve Yunanlar tarafından boş bırakılmış olan Ahır Dağı mıntıkasından saldırıya geçecek olan Süvari Kolordumuzda Yunan ordusunun ulaşım ve haberleşmelerini tamamen kesmek için gerilerine saldıracaktı.


24 Ağustos 1922’de Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlık karargâhı ile birlikte, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi Karargâhları Akşehir’den, I. Ordu Karargahı’nın bulunduğu, Şuhut’a getirildi. 25 Ağustos’ta ise Şuhut’tan savaşı yöneteceği Kocatepe’nin güney batısındaki Çadırlı Ordugâha geçti. Daha sonra Kocatepe’ye çıkarak, cepheyi ve kıtaları gözden geçirdi. Başkomutan aynı gün Batı Cephesi Karargahı’ndan İcra Vekilleri Reisi Rauf Bey’e gönderdiği “…Ağustos’un yirmi altıncı Cumartesi günü düşmana taarruza başlayacaktır…” Şeklindeki telgrafla taarruzu haber verdi. Aynı gün Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 93 numaralı cephe emri ile “taarruzun 26 Ağustos sabahı başlayacağını ve imha stratejisi uygulanacağı” Genelkurmay Başkanlığı’na bildirdi.


25 Ağustos akşamı Anadolu’nun tüm dünya ile iletişimi kesildi, İzmit limanı da gemi giriş çıkışına kapatıldı, hatta Antalya ve Mersin’deki İtalyan ve Fransız Telsiz antenlerinin indirilmesi sağlandı. İngilizlerin dikkati buraya yöneldi. Aynı akşam, güneş battıktan sonra ordu hazırlık mevkilerine doğru ilerlemeye başladı. Gece yürüyüşleri tam bir sükûnet ve intizam içerisinde devam ediyordu. 25-26 Ağustos gecesi cepheye iyice yaklaşıldı. Taarruz süresince, ordunun ihtiyacı olan cephane ve malzemenin taşınması için yine halktan yardım istendi. Erkekleri cephede olan kadınlar, yüzlerce kağnı ile geldi. Hatta bazı kağnılara öküz bulunamadığı için inek koşulmuştu. Aynı tarihte 1. Ordu Komutanlığı’nın 23 numaralı ordu emrinde saldırının, 26 Ağustos sabahı saat 05.30’da topçu ateşi başlatılacağı belirtilmişti. Kesin sonuç (Kalecik, Belen ve Tınaz) tepelerin bulunduğu 12 km’lik sahada alınacaktı.


Topçular mevzilerine gece geldi ve karanlık içinde mevzi aldı. Daha güneş doğmadan önce bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman ateşe başlanıldı. Sabah saat 4.30 du. Bu topçuların ateş tanzim etme girişimiydi. Topçularımızın o gün göstermiş olduğu yetenek ve bilgi, bütün dünya topçuları için örnek yapıdaydı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, 26 / 8 / 38(1922)’de gönderdiği şifre telgrafta sabah itibarıyla bütün cepheden taarruzun başladığını hükümete ve Müdafaa-i Milliye Vekaleti’ne bildirdi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve I. Ordu Komutanı Nurettin Paşalarla birlikte Kocatepe’deki gözetleme yerindeydi. Her şey planlandığı gibi gidiyordu. İlk saldırılarda hedeflenen yerlere ulaşılmıştı. Fakat sadece Çiğiltepe’de hedefe ulaşılmakta gecikilmişti ve tepeye ancak 200-300 metre yaklaşılabilmişti.


26 Ağustos sonuçları umut vericiydi. Saat 6.30 I. Süvari Fırkası Çayhisar’ı ele geçirdi. Yine aynı saatlerde Tınastepe’deki düşman piyadesinin geri çekilmekte olduğu öğrenildi. Saat 7.00’de Kalecik Sivrisi, bir ve iki numaralı hedefler susturuldu. Belentepe’de muharebe şiddetle devam etmekteydi. 38. Alay Tınastepe’ye Batı kısmından girdi ve Kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Bu saatlerde Yunanlar Belentepe’de mukavemete devam ediyordu. Çiğiltepe’deki durum ile ilgili bilgi alınamamaktaydı. 57. Fırka Çiğiltepe’ye 200-300 metre yaklaşılmasına rağmen ele geçirilememişti. Kolordu Komutanı İzzettin Bey tarafından, saat 8.40’da biran evvel bu bölgede kesin sonucun elde edilmesi emredildi. Taarruz cephesinin en sol tarafında yer alan 57. Fırka, Mustafa Kemal Paşa’nın gözlemiyle kuvvetlerini birbirinden uzakta bulundurduğundan, düşman üzerinde etkili sıkıştırma yapamamaktaydı. Mustafa Kemal Paşa, Muş’ta ve Suriye’de birlikte savaştığı 57. Fırka Komutanı Reşad Bey’i yakından tanıyor ve değerli bir asker olarak nitelendiriyordu. Bu nedenle Başkomutan telefonda kendisine, “Niçin hedefinize ulaşamadınız” dediğinde, Reşat bey, “Yarım saat içinde hedeflere ulaşacağız” cevabını verdi. Ancak yarım saatte hedefler ele geçirilemedi. Başkomutan tekrar telefonla aradığında, O’na Reşat Bey’in ayrılış mektubu okundu: “Yarım saat içinde size o mevzileri almak için söz verdiğim halde, sözümü yerine getirememiş olduğumdan dolayı yaşayamam”. Reşat Bey beylik tabancası ile hayatına kıymıştı.


Saat 9.00’da Belentepe düştü. Onun arkasından Kaleciksivrisi alındı. Ancak bu bölgenin kuzeyinde Erkmentepe’si hala direnmekteydi. Stratejik olarak o kadar önemliydi ki, Yunanlar da bütün kuvvetiyle ve bütün araçlarıyla orayı elde tutmaya çalışıyordu. Bu mevzilerin korunma değerini en son inceleyen bir İngiliz subayının verdiği raporda, eğer Türkler bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde yok ettiklerini iddia edebilirler demişti. Fakat Türklere bu mevzileri yok etmek için üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat yetmişti. Tınaztepe mevziisinin batısından taarruz eden bölüklerimiz bazı önemli noktalara ve mevzilere girmişlerdi. Yani, 26 Ağustos akşamına kadar bu cephede Akarçay’dan Tınaz Tepe’ye kadar uzayan mevziiler üzerinde, Kalecik Sivrisi, Belentepe ve Tınaztepe Türk kuvvetlerinin eline geçti.


26-27 Ağustos tarihinde yapılan muharebelerde Afyonkarahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre uzunluğunda bulunan cephe kısa sürede Türk ordusunun eline geçti.


27 Ağustos’ta Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Meclis Muhafız Taburunu, II. Kolordu komutanı emrine vererek, Afyon’a doğru hemen yürüyüşe başlamalarını istedi. Taburdan istenilen, Afyon’dan çekilmekte olan Yunan kuvvetlerini gece dahi sürekli taarruz ve baskınlarla düzenlerini bozmak ve dağıtmaktı.


Ağustos tarihli Harp Raporu’na göre cephede durum şöyleydi:

Kocaeli Mıntıkasında: Yalova ve İznik mıntıkalarında Yunanların şiddetli karşı koymasına rağmen bazı önemli noktalar ele geçirildi. Porsuk taraflarındaki kıtalarımızca Yunanlar sıkıştırılmaya devam edildi.


Seyitgazi’ye yakın Hüsrevpaşa bölgesindeki Yunan kuvvetlerine taarruz eden bölüğümüz ve aynı zamanda Eskişehir Doğu cephesine taarruz eden kıtalarımız üç Yunan fırkasını kımıldayamayacak hale getirdi. Daha ilginci ise taarruz eden kuvvetlerimizin Yunan kuvvetlerinin dörtte biri oranın da olmasıydı. Afyon güneyinde ise, taarruza devam edilerek Yunan kuvvetlerinin bir yıldan beri kuvvetli bir şekilde tahkim ettiği ve birkaç sıra tel örgülerle donattığı mevziler tamamen ele geçirildi.


Türk ordusu (Sekizinci Fırka) aynı gün (27 Ağustos) öğleden sonra saat beşte, muzaffer olarak Afyonkarahisar’a girdi. Toplam üç fırkayı geçen Yunan kuvvetleri perişan bir şekilde Sıçanlı Ovası’na atılarak saat 8.30(20.30)’da Afyonkarahisar kurtarıldı. Buradaki muharebelerde 12 top, birçok silah-cephane, askeri malzeme ve esirle birlikte Yunanların Afyon’daki depoları tamamen ele geçirildi.


27 Ağustos için yapılacak yeni bir şey yoktu. Bölükler önceden almış oldukları emirler doğrultusunda hedeflerine ulaşmaya çalışacaklardı. Nitekim öyle oldu. 27 Ağustos sabahı 1310 rakımlı tepeye karşı doğrudan doğruya 4. Kolordu Komutanı Nurettin Paşa önderliğinde gayet ustaca bir taarruz düzenlendi. Bunun sonucu olarak Erkmentepe geri alındı. Buradaki Yunan ordusu yenildi. Perişan bir şekilde Kuzey’e ve Kuzeybatı’ya doğru atıldı. Böylece Yunan cephesinde, Kaleciksivrisi’nden Tınaztepe’ye kadar olan 12 kilometrelik bir gedik açılmış oldu. Diğer noktalara taarruzlar yenilenirken, bu gedikten geçen birlikler Yunanlar üzerindeki baskılarını artırdı. Tınaztepe’nin Batı’sındaki mevziler birer birer düştü ve Yunan kuvvetlerinin içinde bulunduğu kötü durum, Başkomutan ve Komuta Heyeti tarafından anlaşıldı. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 27 Ağustos 1922, saat 13.30’da 1. Ordu’ya verdiği telefon emrinde “şiddetli baskının devamını” istedi.


Yunanlar, Afyonkarahisar’da ve ondan sonra her yerde yaptığı gibi, hemen şehri ateşe verdi. Türk kuvvetlerinin yetişmesi üzerine yangının yayılmasına fırsat verilmedi ve yanan yerler söndürüldü. Aynı gün Yunanlar, Balmahmut Güneyindeki hava alanını bozarak, birkaç uçağını da Uşak’a doğru kaçırdı. Akşam 17.30’da I. ve II. Ordu Komutanlıklarına gönderilen telgrafla her iki ordunun da çekilen Yunan kuvvetlerini tam bir bozguna uğratacak şekilde takip etmesi istendi. Bu arada Türk Süvarileri Fahrettin Paşa önderliğinde buldukları patika yollardan Çiğiltepe Batısında Ahır Dağları’nda ormanlık ve sarp araziden geçerek Sinan Paşa Ovası’na inmiş bulunuyordu. Böylece Türk Süvarileri hem Afyon-İzmir yolunu kesmiş hem de Yunan kuvvetlerinin arkalarına sarkmış oldu. O gün Yunan kuvvetleri tahkim edilmiş mevzilerden atıldı ve böylece açık bir meydan savaşına mecbur bırakıldı. Bu nedenle, aynı emir tekrar edildi: “Düşman aralıksız takip edilecek ve muharebeye zorlanacaktı. Amaç Yunan ordusunu Anadolu içerisinde imha etmekti.


Ordularımız Kuzeye doğru geri çekilen düşmana yakından takip ve baskı yapmaktaydı. İki gün süren savaş sonucunda I. Ordu tarafından kaçış yolları kapatılan, süvariler tarafından demiryoluna ulaşması engellenen Yunan kuvvetleri Resulbaba – Küçükköy – Dumlupınar istikametinde üçüncü mevziinde toparlanmaya çalışmaktaydı.


II. Ordu raporlarına göre 28 Ağustos günü Eskişehir cephesindeki düşman grubunda geri çekilme işaretleri hissedildi. Bu süreçte Mürettep Süvarisi’nin takibindeki Yunan kuvvetlerinin Döğer’i terk ederek Altıntaş istikametine yöneldiği ve geçtiği tüm yerleri ateşe verdiği bildirildi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’da, aynı tarihli emrinde Birinci Kolordu’nun 29 Ağustos 1922’de “Dumlupınar mevziini ele geçirebilmek için külliyetli ağır topçu birliği ile donatılmasını” istedi.


29 Ağustos 1922 günü Başkomutanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı cephesi Karargâhları Afyon’da 1. Ordu Karargâhı Balmahmut’daydı. Yapılan hazırlıklar doğrultusunda 29 Ağustos’ta I. Ordu Dumlupınar’a taarruza başladı. Batı Cephesi Komutanlığı’nın emri ile Mürettep Süvari Fırkası’nın da Kütahya’yı ele geçirmek için harekete geçmesi istendi. Bu görevden sonra da Eskişehir’den çekilecek olan düşmanın geri dönüş yollarını kapatmak amacıyla İnönü yönüne doğru harekete geçecekti. Tüm bunlara ilaveten, Meclis Muhafız Taburu’da Kütahya’ya yönlendirildi.


Coğrafyayı çok iyi bilen Türk Ordusunun komuta heyeti, Yunanların çekilme hatları üzerinde nerede durup yeniden savunma cephesi oluşturabileceğini net olarak tahmin etmekteydi. Belki de Güney’den Doğu’dan ve Kuzey’den sıkıştırılan Yunan kuvvetlerine başka bir alternatif de bırakılmamıştı. Böylece Yunanlar bir meydan muharebesine zorlanarak, yapılacak kesin sonuçlu bir zaferle, ateşkes/antlaşma masasında farklı taviz ya da isteklere de fırsat verilmeyecekti.


Mustafa Kemal Paşa, 29/30 Ağustos 1922 gecesi Afyonkarahisar Belediye Dairesinde kendisine ayrılan yerde orduların durumunu harita üzerinde belirledikten sonra, Fevzi ve İsmet Paşa’yı çağırttı. Harita üzerinde durum bir kez daha değerlendirildikten sonra şu karara varıldı: “Türkün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı bütün gösterişiyle doğacaktır”. Başkomutanın öncülüğünde yapılan gözden geçirmeler sonucunda Batı Cephesi Komutanı 30 Ağustos 1922’de saat 06.30’da ordulara “Günlerden beri gece gündüz muharebe eden birliklerimizden durmaksızın ve dinlenmeksizin harekâta devam ederek düşmanın teslime zorlanması” etmesi emrini verdi.


Yenilen Yunan ordusunun büyük kuvvetleri (5 Tümeni) 30 Ağustos’ta Aslıhanlar’da çevrildi Düşman mevziilerinin hemen yakınındaki Çalköy’e karargâh kurmuş olan Mustafa Kemal Paşa, topçuların mümkün olduğunca yakından ve hatta açık mevziiden ateş etmelerini istedi. “26 Ağustos sabahı başlayan ve beş gün beş gece devam eden Afyon Karahisar – Dumlupınar Meydan Muharebesi, düşmanın ana kuvvetleri imha edilerek son buldu”.


30 Ağustos’ta Dumlupınar’da düşman kuvvetlerinin imhası ile sonuçlanan bu savaşa İsmet Paşa, “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” adının verildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmasında bu savaşa “Rum Sındığı” Meydan Muharebesi demek daha yerinde olur demekteydi. Başkomutanın önerisi ile Fevzi Paşa Mareşalliğe, İsmet Paşa Ferikliğe (Tümgeneral) terfi etti. Diğer komutanlar da bir üst rütbeye terfi ettirildi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, kazanılan bu büyük zafer nedeniyle Türk Milleti’ne hitaben bir beyanname yayınladı. Böylece Başkomutan, TBMM’nin verdiği yetkiyle sürdürdüğü bu haklı dava da Milletin oy ve egemenliğine vurgu yaparak hem millete hem de o milletin içinden çıkan orduya moral vererek zaferin kesin olduğunu müjdeledi.


30 Ağustos sabahı Süvari Keşif Kolları, saat 10.00’da Alayunt, öğlen saat 12.00’de ise Kütahya’yı işgalden kurtardı. 31 Ağustos sabahı Çalköy’de Mustafa Kemal Paşa, Fevzi ve İsmet Paşalarla buluşarak, bir öküz arabasının üstünde genel durumu gözden geçirdi. Kaçan Yunan kuvvetlerinin bir araya gelip yeniden toparlanmasına fırsat vermemek için düşman ordusuna nerede rastlanırsa derhal savaşılması emri tekrar edildi. Ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı. İşte bu ilerlemeyi bir sonuca bağlamak isteyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 1 Eylül’de “Ordular İlk Hedefiniz Akdenizdir. İleri” emrini verdi.


Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’da 1 Eylül’de I. ve II. Ordu Komutanlıklarına ve Genelkurmay Başkanlığı’na İzmir’in geri alınmasından sonra yönetimin nasıl oluşturulacağına, kentte asayiş ve düzenin kimler tarafından nasıl sağlanacağına dair beş maddelik bir yazı gönderdi. Unutulmaması gereken daha İzmir’in alınmasına sekiz gün vardı.


Yunanlar, 31 Ağustos’u 1 Eylül’e bağlayan gece Eskişehir ve Seyitgazi bölgesinde Ağapınar’dan itibaren tren yolu hattını takip ederek ve bu bölgedeki ot ve harmanları da yakarak Eskişehir’e doğru çekilmesini sürdürdü. Bu gruplar kıtalarımız tarafından takibe devam edildi. Seyitgazi yönünde taarruz eden kuvvetlerimiz 1 Eylül 1922 sabah saat 05.00’de Seyitgazi’yi, 2 Eylül sabahı saat 6.30’da Eskişehir’i, 3 Eylül’de İnönü’yü kurtardı. Bu tarihten itibaren Yunanlar mütareke istemeye başladı ve aracılık yapmaları için müttefiklerine başvurdu. Türk Kurtuluşunun bir müjdesini veren bu Yunan müracaatı, Yunan istila hırsının ve Megaloidea’sının tarihe karıştığını bütün dünyaya ilan eden bir haberdi.


Türk ordusu Başkomutanın 1 Eylül tarihli emri gereğince tüm cephe hattında amansız bir takip harekâtına başladı. Kaçan düşman her yeri ateşe vermekteydi. Köprüler, demiryolları, işletmeler ve fabrikalar bombalarla tahrip edilmekte ve kullanılamaz hale getirilmekteydi. Sadece bize ait olanları değil, kendi yanlarında götüremedikleri kendi askeri malzeme, eşya, silah, otomobil ve kamyon vb. de yakarak kullanılamaz bir halde bırakmaktaydı. Uşak ve köyleri, Eskişehir, Bilecik, Aydın, Alaşehir, Eşme, Turgutlu, Ahmetli, Salihli, Manisa, Nazilli, kısacası şehirler, kasabalar, köyler, insanlar, ma’bedler, tarihi eserler yanıyordu. Silahsız insanlar, çocuklar, kadınlar, insafsızca öldürülüyordu. Tüm bu yapılanlar “Düşmanın, bir program dahilinde insanımızı, milli servetimizi imha etmesiydi.”


İstanbul’daki İtilaf Yüksek Komiserlerinin TBMM temsilcisi Hamit Bey aracılığı ile yaptıkları barış teklifi, İcra Vekilleri Reisi Rauf Bey’e, ondan da 5 Eylül’de Eşme’de bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya iletildi. Mustafa Kemal Paşa’nın aynı gün hükümete verdiği cevapta, “Anadolu’da Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratıldı. Bunların yeniden direnme olasılığı yoktur. Bu nedenle Anadolu için bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Mütareke ancak Trakya için söz konusu olabilir.” diye şartlarını sıraladı. Ancak konu daha bir sonuca bağlanmadan İzmir’deki İtilaf Devletleri konsolosları Mustafa Kemal Paşa’ya görüşme taleplerini ileterek buluşma yeri ve zamanın bildirilmesini istedi. Türk Başkomutanlığı tarafından İstanbul’daki TBMM temsilcisi Hamit Bey yolu ile verilen cevapta 9 Eylül’de Nif’te(Kemalpaşa) da buluşulabileceği, ancak beyaz bayrak çekili bir araçla gelinmesi gerektiği bildirildi. Bir yandan da Süvari Kolordusu’na, “Kolordunun bütün kuvvetiyle İzmir’e yetişmesi ve işgal etmesi emri” verildi. Başkomutan belirlenen tarihte Nif’teydi. Ancak görüşmek isteyenlerden hiçbiri gelmedi. Çünkü Türk orduları Başkomutanın verdiği hedefe, İzmir rıhtımında Akdeniz’e 9 Eylül 1922 sabahı saat 10.00’da ulaşmış bulunuyorlardı. Başkomutan tam da bu ortamda Orduya bir beyanname yayınlayarak “ilk verdiği Akdeniz hedefine varmalarından dolayı tebrik ve teşekkürlerini iletti. Ayrıca, bundan sonra vereceği hedefleri de aynı istek ve fedakârlıkla yerine getirileceğine inandığını belirtti.” Bu durum, diplomatik bir üslupla da olsa, İzmir ve İstanbul’daki itilaf devletleri temsilcilerine açık ve net bir meydan okumaydı. Gerilimin had safhada olduğu bir ortamda Mustafa Kemal Paşa, zeytin dalları ile bezenmiş bir dizi açık otomobilin başında10 Eylül’de İzmir’e geldi. Her zaman ki gibi üzerinde rütbesini belirten hiçbir işaret yoktu. Artık, İzmir de olduğu gibi tüm Türkiye’ Büyük Zafer’i kutluyor ve her taraftan tebrik telgrafları yağıyordu.


Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 12 Eylül 1922’de İzmir’den “Millete Beyanname” yayınladı. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerdeki yönetim anlayışı ile Milli Mücadele’yi karşılaştırmalı olarak analiz ettiği bu beyannamede, ordularımızın 9 Eylül 1922 sabahı İzmir ve Bursa’yı büyük bir zaferle kurtardıklarını, Akdeniz’in ordularımızın zafer şarkılarıyla dalgalandığını söyledikten sonra, vatanın kurtuluşunun, ancak dış güçlere veya kişisel menfaatlere değil, tamamen halkın iradesine dayanan bir ulusal hareketle gerçekleşebileceğini dile getirdi.


Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanılmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış bu harekât Türk Ordusu’nun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kez daha yazdıran büyük bir eserdi. Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir anıtıdıydı. Mustafa Kemal Paşa’da, bu eseri yaratan bir milletin evladı, böyle bir ordunun başkomutanı olmaktan büyük bir gurur duymakta ve bunu her vesile ile dile getirmekteydi.


26-30 Ağustos 1922’de gerçekleşen ve stratejisi gereği tam bir imha hedefi olan bu savaş, takip harekâtı sonrasında 18 Eylül’de sona erdi. Bu muharebe ile Viyana kuşatmasından itibaren geri çekilen, savunmada kalan Türkler ilk kez taarruza geçiyordu. Sakarya Muharebesinden sonra yaklaşık bir yıl boyunca askeri, siyasi ve ekonomik açıdan hazırlanılan, her aşaması düşünülmüş taarruzda, emperyalizmin her türlü desteğini alan, planlarına alet olan ve bu planlardan kendi çıkarları için yararlanmaya çalışan Yunan kuvvetleri büyük bir yenilgiye uğratıldı. Başta komutanları Trikupis ve Digenis olmak üzere büyük bir kısmı esir alındı. Sahil bölgelerine ulaşabilenler buradaki İngiliz, Fransız ve İtalyan gemilerine alındı. Böylece Batı Anadolu’daki Yunan işgali sonlandırıldı ve bu toprakların Türk yurdu olduğu ve hep böyle kalacağı bir kez daha kanıtlanmış oldu. Nitekim Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın, Büyük Taarruzun başlatılması için 26 Ağustos tarihini seçmesi de tesadüf olmamalıydı.


Milli Mücadele’nin askeri yönünün sona ermesi ile birlikte Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın yolu açıldı ve Trakya savaşsız bir şekilde geri alındı. Savaş sonuna kadar İtilaf Devletleri ile ayrı ayrı bazı görüşmeler yapılmış, bazı antlaşmalar imzalanmış olsa bile, ilk defa eşit koşullarda bir barış görüşmelerine çağırılması, yeni Türkiye Devleti’nin Müttefiklerce tanıması demekti. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasından sonra yeni devlet, Lozan Görüşmelerine Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu olarak değil, Kurtuluş Savaşı’nın galibi olarak katıldı. Uzun süren tartışmalar sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılarak, Türkiye’nin bağımsızlığının ve Misak-ı Milli sınırlarının uluslararası alanda tanınmasını sağladı. Hepsinden daha önemlisi ise askeri zaferi takip eden bu siyasi zafer, Türkiye Devleti’nin Cumhuriyeti ilan etmesinde önemli bir dönüm noktasıydı. Böylece Büyük Taarruz ile kazanılan askeri ve siyasi zaferler, yeni devletin monarşiden millet egemenliğine, çağdaş bir ulus devlet olma sürecine geçişin de başlangıcı oldu.

Yorumlar


Birliğin gücüne, çeşitliliğin zenginliğine ve ortaklık ruhuna inanıyoruz.
Hep birlikte daha güçlü bir gelecek için çalışıyoruz.

istockphoto-1178008179-612x612.jpg

© 2025 by The Federation of Canadian Turkish Associations

bottom of page